The Quills

 

The Quills

 
                                 Black Quill                                         Blue Quill                                            Red Quill
                                 Black Quill                       Blue Quill                       Red Quill
Showing posts with label Red Quill. Show all posts
Showing posts with label Red Quill. Show all posts

Sunday, March 4, 2012

Sonuç

Sonsuza kadar flört edebilirim. Sevgili falan istemiyorum ben.

İtalyan'dan kaçmaya karar verdim, yüzüne karşı açık açık konuşamayacak kadar korkak olduğum için. Bir kaç gün sonra dönerim eve, o da mesajı anlar zaten. Umudum, konuşmaya gerek kalmadan her şeyin yoluna gireceği yönünde.

Hala salak çocuklar gibi uyuyup uyanınca her şeyin düzeleceğine inanıyorum.

Friday, March 2, 2012

Too Good To Be True

Öncelikle Blue şarkımı çalıp, benden önce paylaşmış. Ama çok seviyorum kendisini o nedenle affettim.

Bu yavşak girişten sonra gelelim asıl olaya. Benim sevgilim varmış meğersem.

Bahsettim mi bilmiyorum. Kaldığım evde benden başka 3 kişi daha vardı. 1 adet Dutch çift ve bir adet İtalyan. Yaklaşık bir ay içinde biz İtalyan ile gayet casual bir şekilde yatmaya başladık. Hani sevişmek istediğin ama başkasının olmadığı o geceler olur ya işte o geceleri doldurmak için.

Geçenlerde İtalyan'ın hoşlandığı kız sevgilisinden ayrıldı. Daha yakın bir zamanda da Dutch couple evden taşında ve biz evde yalnız kaldık.

Biraz daha detay. Hoşlandığı hatun ayrılır ayrılmaz bizimkine mesaj atıyor. Biz o sırada yatmak üzereyiz. Tabii ki siklemiyoruz telefonu. Hatun bu sefer ısrarla arıyor. Mod kalmadı. Telefonu açıyor en sonunda. Resmen çocuksu bir sevinç yüzünde. Bir yandan bana özet geçiyor hatunu ve durumu bir yandan da öpmeye çalışıyor.

Rahatız dedik de, o kadar da değil be.

Hatunun peşinden koşar diye düşünüyordum. Ama 'biz'de değişen bir şey yok. Hala yatıyoruz. Hatta daha sıklıkla.

Rahat hatunum ya. Soracağım. Hatuna ne oldu? Cevap yok adam akıllı. Ben de bizimki beceriksiz diye düşünüyorum. Salağım ya, bir de üstüne yardım ister misin diye soruyorum.

Dutch couple gidince ev pek bir boşaldı. O zamandan beri ortam bir garip. Normalde kapımı çaldıktan sonra ben kapıyı açana kadar kapıda bekleyen, bin kez teklif etmeden odama adım atmayan adam davetsiz odama girer oldu. Saçma sapan bir akşam ne pişirsek, alışverişe mi çıksak, onu mu yapsak, bunu mu yapsak muhabbeti.


Hala salağım.

Geçen gece rakı sofrası kurduk bizimkilerle. Yaklaşık 5 seneden sonra ilk rakı deneyimim. Gecenin 4'ünde döndüm eve. Su içeyim vs derken mutfakta fazla takır tukur yapmışım. Uyandı bu. Hazır uykudan uyanmışken dedim sevişelim, sarhoş kafam boşa gitmesin.

Kafa sarhoş ya, sigaramızı içerken rakı sofrasını anlatıyorum buna. Rakı sofrasının adabını biraz bozmuştuk biz yerli yersiz flörtleşmelerle onu anlatıyorum. 'Filiz sevişelim mi?' mantığı ile yapılan bir teklif, 'Hadi lan Red, bir yalasam memelerini?'.

Tuhaf bir sessizlik. Komik ulan, gülsene.

Başkasıyla uyuyamadığım için kaçar odama giderim ben. Bizimki de izin verir. Kal dedi bu gece. Hadi, tamam, uyu bari.

Ertesi gün sinirli adam. Noluyor lan? Herhalde okulda falan sorun var diye, cici kız ayaklarında yatıştırıyorum bunu. Değerli ev arkadaşım sonuçta. Bana kızmış. O varken neden millete kuyruk sallıyor muşum?

Hani çok şaşırırsınız ya da sinirlenirsiniz ve o anda İngilizce tepki çıkartamazsınız. 'Bi siktir git ya!' Hatuna noldu? Sen eve başkalarını attın? Ben başkalarını attım? Kafan mı iyi sabahın köründe?

- It is perfectly normal for your boyfriend to get jealous of you.

Perfectly'de ve your'da vurgu var.

Beyefendi seks ile aşkı karıştıranlardanmış. Hatun hafif çocuksu platonik bir aşkmış. O ilk tepkisi ve sonrası beni kıskandırmak(!) içinmiş. Benle yatmaya başladıktan sonra sadece bir kez başka biri ile yatmış onda da sarhoşmuş. Ben de sadece onunla yatıyormuşum (!).

Farkında olmadan sevgili yapmışım haberim yok. Migrenim tuttu diye odama kaçtım.

Oysa her şey ne kadar basit ve güzeldi. Roommate Agreement'ın bir benzerini hazırlamalıydım yatmadan önce. Salak aklım. Honeymoon is over.


Tuesday, February 21, 2012

Jane Doe



Buralarda kimsecikler kalmadığına göre rahat rahat yazabilirim sanırım.

Hayatımda hiç olmadığım kadar yalnız hissediyorum. Tamam başka bir ülkede olabilirim. Ama burada da eğleniyorum. Arkadaşlarımla zaten çok sık görüşemiyorduk, sorun o da değil yani.

Ama yalnızım işte. Yalnızlığımın tek sebebi, yanımda olmasını gerçekten istediğim tek insanın belki de asla dokunamayacağım bir insan olması.

O nedenle kendi kendime tekrarlıyorum. Sorun yok. Sakinleş.

Ve her zamanki gibi eski yöntemlerime bırakıyorum kendimi. Tedavi olduğuma inanıyorum. En azından vücudum unutsun her şeyi diye. Şu ana kadar seviştiğim insanların sayısını hatırlayamamak kötü bir şey mi?

Bu sefer taktik mi değiştirsem acaba? Tek gecelik vücutlar yerine, harem mi kursam kendime? Sıkıntı şu ki, ben kendimden bu kadar nefret ederken şu an, kim beni sevmeye cesaret edebilir ki?

Geçen hafta bir partide, yine biriyle dönmeye karar verdim gece. Sarışın. Hoş bir çocuk. En azından kanımdaki alkol öyle diyordu. Normalde insanları kendi evime ya da kaldığım yerlere çağırmak istemem. Kendi yatağım sadece kendime kalsın istemek gibi bir şey. Sanki başkası gelince kirlenecekmiş gibi. Sanki kalan azıcık masumiyetimin  kendi odamda saklıymış gibi, insanlar kirletsin istemem. Alkol. Hatalı karar mekanizması. Benim evim. Benim odam. Benim yatağım.

Çok kibar bir insanımdır tek gecelikler konusunda. Garip bütün insan ilişkilerinden nefret ettiğim için ertesi sabah çekip giderim mümkünse daha uyanmadan o. Zaten yanımda yabancı birisi varken uyuyamam.

Benim evim. Kaçamıyorum. Sabah.

Adını bile hatırlamadığın bir insanla birlikte kahvaltı yağmaya çalışmak ne tuhaf bir şeydir bilir misin? Hele karşındaki sana sarılmak istiyorken. Ona göre yabancı değilmişiz artık. Bence hala yabancıydık. Bir kaç saat beraber ter döktükten sonra neden arkadaş olmak zorundayız ki?

Dediğine göre bütün gece ne kadar yalnız olduğumu söyleyip durmuşum. Hayatımda daha kırmızı hissettiğim bir an hatırlamıyorum. Ve doğal olarak öfke krizim. Ve evden apar topar kovulan bir John Doe.

Tanımadığım insanlara dert yanacak kadar mı yalnızmışım? Hani nerelere saklanmış o kusursuz gururum?

Sunday, February 5, 2012

Bazen...

Bazen evden dışarıya çıkmamak gerekir. Hatta yataktan bile kalkmamak lazım. 

Çünkü bazen, Murphy dışarıda sizi bekliyordur. Ve tek yapabileceğiniz tecavüzden zevk almaktır. Bazı günler hiç yaşanmamalı. Özellikle yakın arkadaşlarının hepsinden uzaktaysan.

Yalnız hissediyorum. Huzur buraya kadarmış. Hoşgeldin mutsuzluk.

Tek istediğin bir insanın sıcaklığıyken, bulabildiğim tek şey bir insan vücudu. Yeterli değil.

Fuck this shit. 

Bazen tek istediğim karanlık bir köşede uyuya kalmak. Yüz sene uyumak, birisi uyandırıncaya dek. 

Yorgun hissediyorum bir anda. Çok yorgun. 

Aynı zamanda elim kolum bağlı. Şu anki yalnızlığımı dindirebilecek bir şey yok. 

Her şey simsiyah olana kadar alkol içmek istiyorum. Ya da bütün presiplerimi boşa sayıp daha farklı şeyler. Yine elim kolum bağlı, lanet olsun ki, bu saatte hiç bir açık değil. 

Ne yapıyorum? Kucağımda laptopum. Huzursuzluğumun sebebini bile dile getiremeden, içimi döküyorum kimsenin siklemediği bir yazıya. 

Hayal gücüm ölü. Sinirliyim sadece çok sinirli. Bütün hislerim uyuşmuş gibi. Uyumak istemiyorum, kabuslar korkutucu. Bütün sinirim kendime yönelik. Nefret ediyorum resmen kendimden. Uyuşturulmam lazım. Ona da koşullar elvermiyor. 

Dışarısı soğuk. Karların içinde uyumak istiyorum. 

Bazı günler gerçekten hiç yaşanmamalı. 

Bembeyaz bir ekrana yazı yazıyorum belki birisi kurtarır diye beni buradan. Ama herkes çok uzak. Ağlamak istiyorum. Gözyaşlarım akmıyor sanki. Çığlık atamıyorum, yasak. 

Bugün kötü bir gün. Ve yarın da daha güzel olmayacak. 

Sunday, January 22, 2012

Kucak Dolusu Sevgiler


Ben gittim ya kızlar yazamıyorlar anlaşılan. Asıl ben uzaklaştım ya ben yazamıyorum. Her çok şanslı üniversiteli genç gibi, bana da Avrupa yolları gözüktü. Şu son bir kaç aydır o kadar bok gibi hissediyordum ki sebepsiz yere, bütün exchange yaşamım iğrenç geçecek gibi geliyordu.

2011'in son ayları kadar iğrenç bir dönem görmemiştim sanırım, başıma neredeyse kötü hiç bir şey gelmedi. Yanımda mükemmel insanlar vardı, Black başta olmak üzere, Blue ve diğerleri. Ama bıkmıştım artık. Mutsuzdum. Sürekli depresiftim. Her şey sıkıcıydı. Yeni insanlar bile eskiydi. Hep aynı hikaye üstüne minik değişikliklerdi. Heyecan yoktu.

Sonra diğerleri ilerlemeye başladılar, ben yerimde saydım. Hayatlarını yollarına koydular. Açıldılar, büyüdüler. Ben yerimde saydım. Onlar adına inanılmaz mutlu oldum. Kendime biraz daha kızdım. Biraz daha mutsuz oldum.

Ve sonra gittim. Bir anda, saçma sapan işlerle o kadar meşguldüm ki, gittiğimin artık farklı bir ülkede olduğumun bile farkına varamadım. Adam akıllı özleyeceğimi söyleyemedim insanlara. Onların benim için ne kadar önemli olduğunu.

Yazmak istedim. Kelimeler çıkamadı. Yeni bir yaşama alışma çabaları derken zamanın nasıl geçtiğini bile fark edemedim. Bir iki gün öncesine kadar. Mutluyum lan. Mutluyum diye camı açıp bağıracak kadar mutluyum.

Dağıtmama gerek yok burada, partiden partiye, yataktan yatağa koşmama. Onları evde de yapıyordum. Onlar değil beni mutlu eden. Her şeyden uzak olmak. Sorumluluğum yok. Salak turistim burada.

Beni yavaş yavaş boğan 'arkadaşlarım' yok burada, sürekli üstüme sorumluluklarını yükleyen.

Mutluyum ya, ama mutlu olmaya alışık değilim. Kurcalamam lazım. Eksik bir şeyler var. Bir kısmım, büyük bir kısmımı arkamda kızlarla bırakmışım. Partiler eğlenceli değil, çünkü Black benimle değil. Kaçamak yapmak o kadar da ilgi çekici değil, çünkü Blue yanımda yok. Ve tanımadığınız diğer kızların dolduramadığı boşluklar.

Yine de mutluyum. Çünkü insanlardan uzaklaşınca, her şey o kadar netleşti ki. Kimi seviyorum, kimi sevmiyorum. Kime ihtiyacım var, kim gitmeli.

Bu da böyle bir yazı. Mutluyum.

Genel olarak o kadar depresif bir blog oluşturduk ki, içeriği azıcık mutlu olan bir yazı yazarken garip hissediyorum.

Burayı boş bırakma Blue.

Sizi seviyorum lan!

Tuesday, December 27, 2011

Scarlet Letter

Selam,

Ben kırmızı. Aşkın rengi olmak isterdim, tutkunun. Onun yerine öfkenin rengi oluverdim.

Hayatımdaki bütün olaylar/kararlar ben öfke krizinden oldu. Ancak çok nadir 'mantıklı' kararlar alabildim. Bugün o mantıklı kararlardan bir tanesini anlatacağım.

Son iki yazımı okuduysanız, hissetmişsinizdir, çok 'masum' kız ayaklarında değildim. Hatta ve hatta bildiğin o kötü kızlardandım ama içim dışıma yansımamış olacaktı ki, tanımasan saftirik, masum, temiz bir kız derdin. İşte bu nedenle ki, lisedeki kız arkadaş grubum mükemmel bir bubble içerisinde büyümüş prenseslerden oluşuyordu.  Onların temizliği saflığı yanında geçen günler boyunca kendi kirliliğimden nefret edip durdum. Hep içi çürük elmaydım ben, en büyük korkum da birinin içimi görmesiydi. O nedenledir ki, birisi bana 'kirlisin' dediği anda birden yeni kurmayı başardığım mükemmel dünyam yıkılıveririr.

Bu kızlardan kendimi korumak istedim. Onları da benden ve hayatımdan çıkardım onları. Yavaş yavaş, arayı soğuta soğuta ki acı çekmesinler, alışsınlar diye.

Yakın zamanlarda, yine depresif bir anımda, hayatımda kimsenin kalmadığını hissettim. Tek tek herkesi çıkarmıştım hayatımdan. Özür dilemek istedim zorla kovduğum herkesten. Kızlarla başlamak istedim.

-Neden gittin? Neden bizi bıraktın? Senin yüzünden çok acı çektik.

O kadar sorunsuz insanlardı ki, hayatlarında ki en kötü olay benim arkadaşlığımı kaybetmekti. Kızmalarını beklemiştim, kırgın olmalarını. Ama 'hayatlarını mahvetmiş' kötü kadın olmayı beklememiştim.

-Neden gittin?

Okul, farklı hayatlar dedim. Gerçeği söyleyemezdim.

-Neden?

Zaman olmadı. Öküzümdür. Özrümü kabul edin ve bitsin.

-Neden?

Çünkü, ben minik bir orospuydum ve sizler bebeklerin leylekler tarafından getirildiği bir dünyada yaşıyordunuz.

Sessizlik ve ardından kopan fırtına.

-İğrençsin. İnanmıyoruz. Senin gibi biriyle nasıl arkadaş oluruz? Neden hayatımıza yeniden girmeye çalışıyorsun? Bencil. Git. Kirlisin. İğrenç. Yardım alsana, normal değilsin.

Sessizlik. Kaçtım.

Uzun süre, yüzleşemedim bu olayla. Ağladım ama. Hem o gece ağladım. Hem sonrasında ağladım. Ama yüzleşemedim.

Artık yüzleştim. Ama atlatamadım. Hala onları düşündüğümde utanır gibi oluyorum kendimden. Yüzüme kese kağıdı geçiresim gelir, ya da göğsüme kocaman bir kırmızı 'A' harfi yapıştırmayı düşünürüm. Ama çok uzun sürmez bu aklıma gelme dönemli. Çok nadir durumlarda patlar olmuştu artık.


Bugün metroda kızlardan birini gördüm. Gittim kendime kırmızı kumaş aldım.


Sunday, December 11, 2011

İkinci İlkler

Bu da ikinci ilkim. Kulvarlar farklı gibi geldi uzun zamanlar. Ayrı iki ben vardım uzun zaman. Kızlardan hoşlanan ben. Erkeklerden hoşlanan ben. İkisinin bir araya gelmesi çok uzun zaman sürdü aslında. Hala da emin değilim bir araya gelebildiler mi diye? Hala sorguluyorum. Yönelimim hangi cinse, tercihim hangi cinse diye.

Kaç yaşındaydım? On yedime yeni girmiştim. Deli zamanlarım. Piç bir sevgilim vardı. İlk "Bad Boy"um. (Bknz. bir kaç dakika önceki yazı.) İşte o piçte kalacaktım gece. Taksim'e gitmiştik her zamanki gibi.

Taksim'in o küçük barları var ya, bir ara sokakta, küçük bir apartman girişi, eski püskü merdivenler, bilmem kaçıncı kat, şanslıysan asansör. İçerisi pek öyle kalabalık değil. Sebebini hatırlamıyorum ama saçma sapan bir sebepten dolayı kavga ediyoruz. Şimdi olsa kalkar eve giderim. Ama o anda tek yaptığım, ondan ve arkadaşlarından uzaklaşmak oluyor. Bara gidip oturuyorum.

Tekila lütfen. Bir tane daha. Bir tane daha. Gözyaşları. Zaten iyiydi kafam, daha da iyi oldu. 3 kız geldi. 2 exchange, 1 Türk. Bara yaklaştılar. Tekila! Ağladığımı gördüler, bir tane de bana aldılar. Umrumda değildi. Bedava içki. 1... 2... 3... Tuz... Shot! Limon!

Onların da kafası iyiydi sanırım. Dans etmek istiyorlar, beni de sürüklüyorlar. Sevgilimi görüyorum dans ederken, pis pis sırıtıyor. Sinirleniyorum, kızlardan birine sarılarak dans etmeye başlıyorum. İlk hareket kimden geldi bilmiyorum ama ilk öpücük. Sonra biraz daha öpücük. Yumuşak öpücükler, aynı zamanda da ateşli?

Burası da bulanık gibi, barı terkediyoruz. Sevgilim arkamızdan gelmek istiyor. Koşuyoruz, kalabalığın içinde kaybolmuşuz. Diğer kızlar içeride kalmışlar. Tam anlamıyorum ne demek istiyor kız. O götürüyor ben gidiyorum.

Klasik bir öğrenci evi. Bira? Ona da olur diyorum. Konuşmak ister misin diyor? Bu sefer ben öpüyorum. Ama sonrasında ne yapacağımı bilmiyorum. O alıyor kontrolü eline, yavaş yavaş kıyafetlerimi çıkarıyor. Aralar bulanık, kıyafetlerin hepsi çıkamadan sonlandı zaten diye hatırlıyorum. Midem tepki vermişti çünkü.

Nadir uzun saçlı olduğum dönemlerden biriydi. Uzun dediysem, omuz hizasında. Saçımı tutuyor ben kusarken. Duş almama yardım ediyor, arada ufak öpücüklerle beni şaşırtıyor ama devamı yok. Zaten algılayamıyorum hiç bir şeyi. Ama ağlıyorum nedense sürekli. Öylecene uyumuşuz. Ben onun kucağında.

Sabah. Baş ağrısı. Ne oldu? Dershane. Saat? Gitmem lazım. Bu kız kim? Düşün.

Şansa, piç ile aynı okuldalarmış. Exchange'miş. 2 ay sonra dönüyormuş. Nokta yerine sorry, kullanıyorum resmen. Takma kafana diyor.

Bir daha Türkiye'ye gelince haber verecekmiş öyle dedi ben kaçarken, ki geldi ve haber de verdi. Türkiye'ye bir daha geldiğinde hayatımda başka bir kız vardı. İlk kız sevgilim. Uzun zamandan beri aşık olduğum ilk insan. Ve yine iğrenç bir ilişki. 

Türkiye'ye geldi geçen yaz. Sevgilimi aldatmama sebep oldu, sonra da ayrılmama. 

Barda tanıştığım ancak 2 kez görüştüğüm bir insanın hayatımda bu kadar etki yaratması inanılmaz değil mi? 

Sonuç olarak: Heteroseksüel hiç olamamışım. Lezbiyen de değilim. Biseksüel olmam lazım tanımlamaya göre. Ama panseksüel demek daha doğru olur gibi geliyor. Küçük nüansları sevmek lazım.

Benden bu kadar, söze Blue ve Black'de.

İlk Korku

Koskoca 3 kadınız burada, varsa yoksa anlattığımız her şey dönüp dolaşıp aşk hayatımız.

1 sene önce söylenseydi, en büyük derdin aşk hayatın olacak diye gülüp geçerdim, 5 sene önce söyleselerdi inanırdım. Şimdi baktığımda, evet doğrudur. En büyük problemim aşk hayatım. Gelecekte de böyle olacak.

Bugün 5 sene öncesini anlatmak istedim. Benim ilklerimi.

Kabul ediyorum sorunlu bir kişiyim. Daha doğrusu sorunlu bir kişiliğe sahibim. Şu sıralar kafamdaki soru, hep mi böyleydim? Yoksa beni ne ben yaptı?

Dönüp dolaşıp aynı zaman dilimine bakmam gerekti. Bakmaktan en korktuğum zaman dilimlerinden bir tanesi. Çözülmemiş, anlatılmamış sorunlarla dolu bir dönem. Orada yaşanan her olayı alıp sandığa koydum. Hatta öyle ki, bazılarını ben bile hatırlayamıyorum gerçekten hatırlamak için çabalamadığım sürece. Gerçi etkilerini hala sürdürüyorum orası ayrı konu.

Nereden başlayabilirim, anlatamadığım, anlatmayı bilmediğim bir olayı/kişiyi anlatmaya?

İlk sevgilim. İlk her şeyim. Küçücük çocuğum daha. Genç kız olmak istemeyen büyük kadın gibi davranan küçücük bir çocuk. Sana ilk ilgi gösterene koşa koşa git. Çünkü daha farkında değildim kendi değerimin. Ben kendimi ne kadar değersiz görüyorsam, o da o kadar değer kazanıyordu gözümde.

Normalde, acı çekerek biterdi bu ilişki. Arkadaşlarıma ağlardım sızlardım, ama biterdi. İlk ilişki sonuçta. Benimki, pek normal olmadı. Bitmesi gereken sırada, zorladım. 16 yaşındaydım. O 19. Ben lisedeyim o üniversitede. Benim için yetişkin demekti O.

İyi bir insan değildi. Hala da değil. İyi bir insan olsaydı gitmeme izin verirdi. Vermedi.

Bir genç kızdım ama içgüdülerim bir kadına aitti. Gitmeme izin vermeyeceğini biliyorum. O zamanlar bilmiyordum. Gitmesi en büyük kabusumdu. Ona sunabileceğim tek şeyi sundum. Sahip olduğumun farkına varmadığım pembe panjurlu ev hayalimi verdim ona.

17 yaşında doğum günü hediyem olarak, bekaretimi aldı. Ben istemeden. Ben sarhoşken. Ne olduğunun tam olarak farkında değilken. Ben istedim mi hala bilmiyorum. İçimi rahatlatmak için, evet istedim diye düşünüyorum. Diğer türlü olayın adının başka bir şey olacağı gibi bir gerçek var ortada.

O gece sadece bekaretimi kaybetmedim. O zaman farkına varamamıştım daha ama, o gece masumiyetimi kaybettim aslında. Ertesi gün gittim saçlarımı kısacık kestirdim. Ruhsal olarak bir şeyleri kaybetmiştim, fiziksel olarak göstermem gerekiyordu.

O geceden sonrası klasik bir dibe vuruş hikayesi. O zaten çukurun dibindeydi. Gittikçe ben de oraya düştüm.   Düzlüğe ulaşmak için bana ihtiyacı yoktu. Tutunulacak simidi ben değildim. Sadece bencildi. Tek başına o çukurda olmak istemiyordu.

Küçük bir yaşta görmemem gereken şeyleri yaşadım sonuçta. Şimdi düşünüyorumda, asıl soru nasıl kurtulduğum. Bilmiyorum. Hiçbir zaman tam dibe vurmadım ama sonuçta. Hep biraz kendimi koruyabildim bir şekilde. Mesela, hiç bir zaman onun gibi bağımlı olmadım onun bütün çabalarına karşı. Bir yerlerde bir şeylerin yanlış olduğunu biliyordum. Ama O ilkti. Bırakamadım.

Ve sonra 18 yaşım. Hiç bir şey değişmedi. Gittikçe onunla savaşmak daha zor oluyordu sadece. Bırakmak üzereydim kendimi. Ve o beni terketti. Sıkılmıştı artık.

Sanırım her şeyden sonra, rahatlamam gerekirken, yıkıldım.

Ama masal bu ya, çevremde masalsı bir çift doğmuştu. Sanırım o zaman dayanamadım işte. Parça parça anlatmaya başladım o zaman. Anlatmaya cesaret edemediğim yerleri yalanlarla süsledim ama anlatmaya başladım.

19'umda düze çıktım.

Normalde, kötü ilişkiler bize ders olurlar kişiliğimizi değiştirmezler. Ben çok küçük, çok masumdum sanırım. Ona ilklerimin hepsini verdim. O da bana bugünkü kişiliğimi verdi. Adil mi?

Aradan geçen yıllar sonunda farkına vardığım bir şey, başıma daha kötü ne gelebilir diye sorduğumda, cevap listesinin oldukça kısa olması. Bu da iyi bir şey değil mi?

Peki, ben neden korkuyorum hala?

Tuesday, November 22, 2011

1.. 2.. Sakin ol.. 3..

Hiç sinirden eliniz ayağınız titredi mi daha önce? Saçma sapan bir sebepten dolayı yerinizde duramayıp, içinizdeki o küçük canavarları dışarı salma isteği duydunuz mu? Eliniz titrerken sigarayı yakmaya çalışmak, sanki o sakinleştirecekmiş gibi. Bir yandan 1 den 10'a kadar saymak, sanki derin nefes almak yatıştıracakmış gibi. Huysuz bacak sendromum temiz enerji kaynağı olarak kullanılabilecek hale gelmişken ben bu yazıyı yazıyorum işte, rahatlayabilmek için. Sonuçta kelimeler her zaman kolay geliyor sinir, öfke, nefret vücudumu ele geçirmişken.

Neye sinirlendim? Kendime. Zaten en büyük nefretimiz en sonunda kendimize olmaz mı? Kimi kendimizden daha çok önemseriz ki sonuçta o kadar sinirlenecek kadar?

Öfkemle başa çıkmayı öğrendim hadi. Ama sorumluluklarımın altında ezilmemeyi öğrenemedim. Okul başlı başına bir kabus. Kulüp etkinlikleri fazladan bir kabus daha. Arkadaşlarımın sorumlulukları bambaşka bir kabus.

Hadi okulu salladım diyelim, zaten 4 senedir tam olarak yaptığım bu. Üniversiteyi bitireyim ve kurtulayım. 8-5 çalışmak istiyorum. Akşam olsun ve işim bitsin. İspanya'daki işsizlik ile ilgili analiz yapmak istemiyorum. Kulüp, hadi hobi diyelim. Ama insanlarla uğraşmak, organizasyon yapmak. Tek başına kocaman bir ekiplik işi halletmeye çabalamak, sadece çırpınmak oluyor boğulmamak için. Gittiği yere kadar. Sevgili sorunlu arkadaşlarım ise bambaşka bir sorun. Nereye baksam ayrı bir dert. Kim kime yardım etsin? Ben mi onlara, onlar mı bana?

En son ne zaman yatağa yattığımda hemen uykuya dalabildiğimi hatırlamıyorum. Ona mail attım mı? Ondan cevap geldi mi? Bak şu iş yine yarına kaldı. Telefona hatırlatma kurayım bari. Arrgh deadline. Acaba yeni mail geldi mi? Şu ödevi nasıl yapmam lazımdı? Ne zaman yapabilirim? Yarın akşam olmaz, toplantı var. Öğle yemeği? Olmaz, görüşmem var. Bak, onu aramam lazımdı, geçen gün telefonda sesi çok kötü geliyordu. Haftasonu buluşsak. Olmaz sınav var. Sınavdan sonra? Olmaz iş var. Bari telefonda konuşayım. Tüh, göstermelik ilgileniyormuşum gibi oldum. O salak. O aptal. Onunki de dert mi ya? Offf O'nun durumu ne olacak? Acaba ne yapabiliriz. Lanet olsun annemle babam beni öldürecekler. Pardon, annem 2 haftadır dünyada yokmuşum gibi davranmakta ısrarcı. Babamla konuşayım bari. Kızım, okul nasıl? Kızım, kredi kartın ne halde? Kızım, çok dışarı çıkıyorsun. Baba çok yorgunum. Yetişkin ol kızım.

Biraz daha devam edelim hadi. O facebook'tan mesaj atmış görüşmek istiyormuş. Yani yatmak istiyormuş. Geç. Yatsam mı acaba? Kafam dağılır belki. Ama ya sonra gariplik olursa? Eski kız arkadaşım, yeni erkek arkadaşının doğum gününe davet etmiş beni. O yine özür dilemiş, beni orospu yerine koyduğu için, kirli hissettirdiği için. Hangisi gerçek acaba? Mükemmel sevgili rolündeki O mu, yoksa piç sadist O mu?

Evet, dünyadaki en sorunlu insan değilim. Dünyadaki en zorda insanda değilim. Ama sorumluluklarının ve yüklerinin altında ezilen insanlardan biriyim.

Yazıyı yazarken öfkem geçti, bacağım yorgunluktan duruldu. Sigaram söndü. Ama ben ruhen çöktüm. Yatağa gitmekten korkuyorum yine. Işığı kapatınca yatağın altındaki insan suretine bürünmüş canavarlarla tek tek karşılaşmak istemiyorum.

Yoruldum. Yorgunum. Pes etmek istiyorum. Huzursuzum.

Sakin ol, kaplan. Makyajını koy suratına ve gülümse. İnandırıcı ol. İnsanlar inanmak istiyorlar zaten iyi olduğuna.

Thursday, November 17, 2011

...

Yeni bir blog açıyoruz, her şey yeni olsun istiyoruz. Yeni nick, yeni banner, yeni mail, yeni renkler. Yine de tanışıklık arıyorsun biraz. Özellikle eski okuyucuları.

Belki de blogların en güzel zamanında yazmaya başlamıştım ben, kitaplar daha çıkmamıştı ortaya. Ama hatam kimliğimi gizlememekti. Mahalle baskısı kaçınılmazdı dolayısıyla.

Öte yandan yazmam lazımdı. Güzel yazdığımdan değil. Anlatacak çok şeylerim olduğunu da iddia etmiyorum. Hayatımdan roman olur mu onu da bilmiyorum. Ama yazmam lazımdı. Olay içimi dökmek tamamen, rahatça, çevremdekilere zarar vermeden.

Bir şişe şarap sonrası gelen bir gazla açtık bu blog'u. Red&Blue&Black. Hepimizin ayrı ayrı dertleri var. Ayrı ayrı da yazma sebeplerimiz. Benimkini anlattım. Onlarınkini onlara bırakıyorum.

Bu da işte, en basit giriş yazısı.